Hz. Mûsâ'nın Nil'e bırakılışı
Mısır'da Firavun yeryüzünde büyüklenmiş, halkı gruplara ayırmıştı. İsrailoğullarını ezdikçe eziyor, onların erkek çocuklarını öldürtüp kız çocuklarını sağ bırakıyordu. Gücü elinde tutanlar, zayıf bırakılanlar üzerinde dilediklerini yapıyordu. Ama Allah, ezilenlere lütufta bulunmayı, onları önder yapmayı dilemişti.
İşte böyle bir zamanda Hz. Mûsâ dünyaya geldi. Annesinin yüreği korkuyla doluydu. Allah, ona ilham yoluyla şöyle bildirdi: “Onu emzir. Başına bir şey gelmesinden korktuğunda onu suya bırak. Korkma ve üzülme. Biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden kılacağız.” Anne, bebeğini bir sandığın içine koydu ve onu nehrin sularına, yani Nil'e emanet etti.
Sular sandığı alıp götürdü ve Allah'ın takdiriyle Firavun'un sarayının kıyısına ulaştırdı. Firavun'un ailesi sandığı buldu. Firavun'un hanımı, rivayetlerde adı Âsiye olarak geçen o hanım, bebeği görünce şöyle dedi: “Bu, benim için de senin için de bir göz aydınlığıdır. Onu öldürmeyin. Belki bize faydası olur ya da onu evlat ediniriz.” Allah, Hz. Mûsâ'ya kendi katından bir sevgi vermişti; onu gören seviyordu.
O sırada annesinin yüreği bomboş kalmıştı. Az kalsın sırrını açığa vuracaktı. Ama Allah onun kalbini pekiştirdi ki vaadine güvenenlerden olsun. Anne, Hz. Mûsâ'nın kız kardeşine, “Onun izini takip et” dedi. Kız kardeş, kimseye fark ettirmeden uzaktan kardeşini gözledi.
Allah, bebeğe daha önce bütün sütanneleri reddettirmişti. Saraydakiler onu emzirecek birini bulamadıkça endişeleniyorlardı. Bunu gören kız kardeş, yaklaşıp şöyle dedi: “Size onu sizin için büyütecek ve ona iyi davranacak bir aile göstereyim mi?” Böylece Hz. Mûsâ, kendi annesinin kucağına geri döndü.
Kur'an bu kavuşmayı şöyle anlatır: Annesinin gözü aydın olsun, üzülmesin ve Allah'ın vaadinin gerçek olduğunu bilsin diye onu annesine geri verdik. Firavun'un her yerde aradığı çocuk, onun kendi sarayında, öz annesinin şefkatli elleri arasında büyümeye başlamıştı. Allah'ın planı, zorbaların bütün tedbirlerinden üstündü.
Kaynak: Kur'an-ı Kerim, Kasas Suresi 3–13; Tâhâ Suresi 37–40